“Eczacılığımın bana yol gösterdiği iki romanım var.”

6 dakikada oku

“Türkiye Çapında En Çok Okunan Yazar” plaketi sahibi sevgili Canan Tan ile eczacılık geçmişini, hayatını yazar olarak sürdürme kararını ve yeni kitabı Issız Kadınlar Sokağı’nı konuştuk.

Yazarlık erken başlayan bir ilgiyle geliştiği için, yazmaya olan ilginizin sonradan nasıl eczacılığa yöneldiğini merak ediyoruz…
Yazarlık konusunda beni yüreklendiren ilk kişi, lisedeki edebiyat öğretmenimdi. Bir kompozisyon ödevi vermişti, ben de ikiz kardeşimi anlatmıştım. Okula gittiğimde öğretmenim beni tahtaya kaldırıp ikiz kardeşimi anlatmamı istedi. Başım önümde, “Ben tek çocuğum.” dedim. “Sende yazarlık kumaşı var.” dedi bana. Böyle başladı işte. Bütün amacım Basın-Yayın bölümünü kazanmak, gazeteci / yazar olmaktı. Bütün göstergeler beni o noktaya götürüyordu. Dereceye girmiştim, altı tercihim vardı ve hepsine girebiliyordum. Ama babam eczacı olmam gerektiğini, eczacı olursam yazarlığa da devam edebileceğimi söyledi. Oysa ne onun açtığı eczanede oturdum ne de yazarlığa hemen devam edebildim.

Okuldan hemen sonra bir yazar ve eczacı adayı olarak neler yaptınız?
Okula erken başladığım için, 21 yaşındayken Eczacılık Fakültesi’ni dereceyle bitirdim ve Diyarbakır’a gelin gittim. Oysa aşık olma kabiliyetimin olmadığını düşünüyordum. Sadece denemek istemiştim, yapıp yapamayacağımı bilmiyordum. Diyarbakır’a iki yıllığına gittim, 10 yıl kaldım. Orada her şey durdu. Gittiğim yıl ve döndüğüm yıl ağlayarak geçti. Çok sevdiğim bir şehirdir. İki hafta önce Diyarbakır Kitap Fuarı’ndaydım. Anlatılacak gibi değil. Bana gelinleri gözüyle bakıyorlar, sarılıp sarılıp öpüyorlar. Ben de onları çok seviyorum. İyi ki gitmişim.

“Eczacılık yazarlığıma sekte vuruyordu. Lise mezunu olsaydım çok daha kolay olacaktı belki.”

Diyarbakır’da eczacılığa dair bir girişiminiz oldu mu?
Tabii. Eşim de eczacıydı. O eczanesini açtı, ben de Dicle Üniversitesi Farmakoloji kürsüsünde asistanlık yaptım. O dönemde Hürriyet’te bir senaryo yarışması açılmıştı, ben de bir hikaye gönderip birinci oldum. Fotoroman olarak çekildi. Eczacılık yazarlığıma sekte vuruyordu. Lise mezunu olsaydım çok daha kolay olacaktı belki. Ama eczacı olunca, “Eczacının biri heveslenmiş, bir şeyler yazmış.” diyordu insanlar. Ancak ismimi gizlersem bunu göğüsleyebileceğime karar verdim. 

Eczacı olarak çalıştığınız dönemde nasıl anılar biriktirdiniz?
Daha 21 yaşındaydım. Üniversitede asistanlığa başvurdum. Dereceyle mezun olduğum için, öğretim üyesi beni havada kaptı. Hatta göstermelik bir sınav yapacaktı. Bir kahve getirdiler. “Her adaya kahve ikram etmeyiz.” dediler. Ben de “Eğer kazanırsam kahvenizi içerim.” dedim. Ondan sonra asistanlığın devamı gelmedi. Çünkü hamileydim ve beklentileri çok yüksekti. Bir süre sonra istifa etmek zorunda kaldım. Eşimin eczanesi o sıralar açılmıştı, benim için ikinci eczaneyi açtık. Bu eczaneleri daha sonra İzmir’e taşıdık. Eşim eczacılık yaparken, ben yazarlığa odaklandım. Her ikisi de şu an kapanmış halde. Ben de eczacı yazarım artık. Eczacılıktan faydalanan bir yazarım.

Eczacılığı bırakıp tamamen yazarlığa dönüşünüz nasıl gerçekleşti?
1996’da Aziz Nesin’in birinci ölüm yıldönümünde bir mizah öyküleri yarışması açıldı. Oturdum, bir ay içinde mizah öyküleri yazdım, ismimi gizleyerek gönderdim. Hem Aziz Nesin yarışmasını kazandım hem de Türkiye’nin ilk kadın mizah yazarı oldum. Sonra Rıfat Ilgaz Gülmece Öykü Yarışması açıldı, oraya da gönderdim, oradan da birinci çıktım. Çocuk öyküleri ve romanları dalında ödüller kazanmaya da başlamıştım, ama bunlar kesmedi. Çikolata Kaplı Hüzünler adlı ilk öykü kitabımı yazıp beş yayınevine gönderdim, kimsenin kapısını çalmadım. Birinden olumlu yanıt aldım, kitabım basıldı. İlk kitap fuarımda gelenin eline yapıştı o kitap. O kadar mutlu oldum ki. Sonra oradan devam ettim. Kitaplarım arasında en çok okunan, Yüreğim Seni Çok Sevdi oldu. Yazdığım tek aşk romanıdır. O kitap sayesinde Kütüphaneciler Derneği’nden plaket aldım, Türkiye Çapında En Çok Okunan Yazar plaketi. Hapishanelerde ve askerlikte bile okunuyor. 

Eczanede çalıştığınız dönemden geriye neler kaldı sizde? Bugün baktığınızda, meslekte nelerin değiştiğini hissediyorsunuz?
Eczacılığın biraz yozlaştığını düşünüyorum. Eczacılık Fakülteleri’ne davet ediliyorum, konferanslar veriyorum. Öğrencilere bölümü bitirdiklerinde ne yapacaklarını soruyorum, yüzde 90’ı eczane açmayı düşünmediğini söylüyor. Ancak Anadolu’ya yayılan mezun eczacılar kendi yörelerinde eczane açmayı düşünebiliyorlar. Bir arkadaşım var, uzun yıllardır Bursa’da eczacılık yapıyor. Bir türlü bırakamıyor, çünkü devir hakkını kullanmak için beklemek zorunda. 

Eczacılığın size göre olmadığını düşündüren neydi?
Eşimle tanışıp da Diyarbakır’a gitmeseydim, eczacı olarak kalacaktım. Babamın dediği olacaktı. Belki ikinci diploma için Siyasal Bilgiler’e girmeye çalışacaktım. Ama kader farklı yerlere taşıyor insanı. 

Eczacılığı bırakırken çevrenizden nasıl tepkiler aldınız?
Herkes yazarlığı daha iyi yaptığımı düşünüyordu, o yüzden eczacılığı bırakmamı desteklediler. 

Eczacı olarak kalsaydınız, yazarlığa devam edebilecek miydiniz sizce?
İkisini yürütebilirdim, zaten bir süre yürüdü de. Ama eşim eczacı olmasaydı, işler biraz çatallaşırdı. Belki akademiye devam ederdim. Bir Kadınlar Günü için Ankara’ya davet edilmiştim. Bütün sınıf arkadaşlarım gelmişti. Aralarında profesör olanlar vardı. Bir arkadaşım, “Canan, sen de eczacı olarak kalsaydın, şimdiye kadar profesör olmuştun.” dedi. “Şuraya bakıyorum da, kime çarpsam profesör. Ama Canan Tan bir tane.” diye cevap verdim. Kimseyi kırmam, ama birisi canımı acıtırsa ben de acımasız olurum.

Gündelik yaşamınızda eczacılık konusundaki birikiminizden faydalanıyor musunuz?
Mesela bir arkadaşım var, iki yetişkin oğlu var. Çocuklar ne zaman bir şey sormak isteseler, annelerine beni aratırlar. Bu şekilde danışanlar oluyor.

“Eczacılığımın bana yol gösterdiği iki romanım var: Eroinle Dans ve En Son Yürekler Ölür.”

Türkiye’de madde bağımlılığı ve organ bağışı konularını kurmaca bir anlatı içine yerleştiren ilk yazar olarak tanınıyorsunuz. Bu kitapları yazarken eczacılık deneyiminizin ne kadar etkisi oldu? 
Eczacılığımın bana yol gösterdiği iki romanım var. Biri, Eroinle Dans. Madde bağımlılığına tanık olan biri objektif olarak yazabilir, ama tıbbi bilgilere ihtiyaç var. Ben de bildiğim halde çok araştırma yaptım. Yeşilay Derneği’nde En Yeşilaycı Edebiyatçı ödülü aldıktan sonra, Eroinle Dans okullara kılavuz kitap oldu. Eczacı olmasaydım yazamayacağım diğer kitabım da En Son Yürekler Ölür. Organ bağışıyla ilgili bir romandı. Hastanelerle çalışmam gerekiyordu. Bir odaya soktular beni. Biri yakınını kaybetmiş, başka birileri de organları almak için kapıda bekliyor. O kişiyi razı etmek o kadar zor ki. Oda, bu süreç için özel olarak düzenlenmişti. Açık renkler hakim, yiyecek-içecek konmuş. Hatta sigara var. İnsanlar stres atabilsinler diye. Normalde hastane gibi bir yerde mümkün değil. Bunu duydunuz mu bilmiyorum; organı alan kişi, organı aldığı kişinin kişilik özelliklerini de alıyor. Bununla ilgili roman olarak yazılmış başka bir eser yok. Hala bu konuyla ilgili üniversitelerde sempozyumlara çağrılıyorum.

Heterojen bir okur kitleniz var, her yaştan, her toplumsal sınıftan, her meslekten… Her kesime seslenme ayrıcalığını neye borçlusunuz?
Bu konu beni aşan bir şey. Başta böyle değildi. Sonra sosyal sorumluluk projelerine de eğilmem gerektiğini düşündüm. Son kitabım Issız Kadınlar Sokağı’nda kadınları anlattım, ama kadınlardan önce Issız Erkekler Korosu’nu yazmıştım. Dişi kuşun bile uğramadığı bir mekan… Bütün dertli erkekleri topladım oraya. Bir fasıl gecesi yazdım. 35 şarkının güftesi, bestesi yapıldı. Oraya Piraye’nin Haşim’ini, Yüreğim Seni Çok Sevdi’nin Murat’ını getirdim. Onlar da kendi şarkılarını söylediler, hüzünlendiler. 

“Tam kitabı teslim edecekken Emine Bulut cinayeti işlendi. Bu olay üzerine, hemen ‘Çığlık’ diye bir bölüm yazdım.”

Son kitabınız Issız Kadınlar Sokağı’nda gerçek olaylara dayalı öyküler var. Şiddete uğrayan kadınları bizzat dinlediniz…
Bazıları kurmaca, ama tam kitabı teslim edecekken Emine Bulut cinayeti işlendi. Bu olay üzerine, hemen “Çığlık” diye bir bölüm yazdım. “Sesimizi duyan var mı? Ölmek istemiyorum.” diye başlayan bir bölüm. Bu kitap için sığınma evlerine gitmem gerekiyordu. Bir sığınma evi müdüresiyle görüştüm. “Birini sizinle görüştürebilirim.” dedi. Kadına yakın bir yer olsun diye özellikle uğraştım. Sade giyindim filan. “Kim bilir, ne haldedir…” diye düşünüyordum. Bir geldi ki, ilah gibi bir kadın. Dünya güzeli. Anlattığı hikayeyi yazdım, ama kimliğini gizli tutmak için bazı detayları değiştirdim. Daha sonra sığınma evinden başka bir kadınla daha konuştum. Çok üzücüydü.  

İki meslek arasında geçiş yaparken bir yandan da annelikle meşguldünüz. Annelik deneyiminizden de bahsedelim mi?
İyi bir anne olduğuma inanıyorum, ama şöyle bir şey hatırlıyorum. İzmir’e geldikten sonra bir toplantıdan dönüşte kızımın hazırladığı pankartla karşılaştım: “Annemizi evde istiyoruz!” Şimdi o benden daha cevval çalışıyor. 

Eczacı ya da eczacı adayı okurlarınızla nasıl bir diyaloğunuz var?
Benimle tanışmak, görüşmek istiyorlar. Ancak sadece Eczacılık Fakülteleri konferanslarında bir araya gelebiliyoruz. 

Eczacı meslektaşlarınıza bir mesajınız var mı?
Eczacı meslektaşlarıma En Son Yürekler Ölür ve Eroinle Dans’ı okumalarını tavsiye ederim. Çünkü bunlar eczacılıktan yararlanarak yazdığım romanlardır, ilgilerini çekeceğini düşünüyorum.

“Hayat hiç de kısa değil. Bazen bir gün o…

Tek başına Türkiye'nin eczacılık tarihini sırtında taşıyan Ecz. Melih Ziya Sezer'le bir öğle vakti zihnimize kazınan bir zaman yolculuğundan notlar...
selinfmz
9 dakikada oku

“Eczanede tek başına çalışırken içerik üretmek mümkün değil.”

Instagram’da “Sosyal Eczacı” kullanıcı adıyla tanınan Dr. Ecz. Gamze Aydoğan Yüksel ile sosyal medya, dermokozmetik ve eczacılık üzerine...
selinfmz
9 dakikada oku

“Geldi, bize güzel şeyler yaşattı ve gitti…”

Ecz. Banu Cengiz'in o ince ruhlu hayvanseverliğini biz bilirdik, ama bir süredir dünya da biliyor.
selinfmz
6 dakikada oku

Bir yorum yazın...

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.